Küreselleşmenin Etkisinde Ulusal Egemenlik Kavramı
Küreselleşme zaman ve mekan kavramının ortadan kalkmasıdır.Yani insanların ulaşmak istedikleri şeye anında ve hiçbir zorlukla karşılaşmadan ulaşmalarıdır.
Diğer bir deyişle küreselleşme,Dünya’nın bir köy haline gelmesidir.Öyle bir köydür ki, olan her şeyden herkes anında haberdar olur.Bu köyü iç içe yaşayan farklı toplumlara ve farklı kültürlere benzetebiliriz.Burada kavramlar yavaş yavaş bir topluma özel olmaktan çıkıp,genelleşmesi söz konusudur.
Küreselleşmeyi bizde olan şeyleri başkalarına vermek ,başkalarında olan şeyleri de kendimize örnek almak olarak görebiliriz.Bu çerçevede küreselleşme daha çok siyasi,ekonomik ve kültürel alanlarda görülen ve hızla yayılan bir olgunun ifadesidir diyebiliriz.
Küreselleşmenin ana teması toplumların ekonomik,siyasi ve kültürel olarak gittikçe bütünleşmesi ya da tek tipleşmesidir.İşte bu sebepten farklı milli kültürlerden zayıf olanlar buna daha fazla direnç gösteremeyecek ve tarih sahnesinden silinip gideceklerdir.
Ulusal egemenlik ve milli bütünlük işte tam burada devreye girmektedir.Şöyle ki,küreselleşme yayılırken genellikle büyük devletlerin kontrolü altında yayılır.Yani bir ülkenin başka bir ülke üzerinde gerek ekonomik gerekse diğer alanlarda baskı kurması küreselleşme adı altında adeta zehirli bal gibidir.
İnternet, küreselleşme adına verilebilecek iyi bir örnektir.Mesela interneti hangi ülke hakimiyeti altına alırsa kendi kültürünü diğer ülkelere empoze etme adına büyük bir koz olarak kullanabilecektir.Şunu biliyoruz ki interneti bizi bizden uzaklaştırıyor diye kullanmamak en büyük cahillik olacaktır.Çünkü yenilikleri yakından takip edip ve bilimi sadece kullanan değil de üreten toplum olmak rakipleri çok yakından ve güncel olarak takip etmeyi gerektirir.
İnternet örneği sadece bunlardan birisi.Bunu gerek ekonomi gerekse de kültürel açıdan örneklerle çoğaltabiliriz.Artık müzik zevkinden yemek alışkanlığına,giyim tarzından eğlence tarzına,dilinden sanatına,kültürel değerlerinden milli ülkülerine ve tarihine kadar pek çok alanda kendi değişmezlerini terk etmek zorunda kalacaktır.Hâl böyle olunca da artık egemenlikten söz etmek imkansız hale gelecektir.
Eğer küreselleşme zorunlu ise yapılacak şey açık ve net bir şekilde ortadadır.
İlk olarak insanlarımız kendi kültürüne,ülküsüne,devletine ve halkına sımsıkı bağlı olacak şekilde gerekli eğitimden geçirilmelidir.Yani bu sevgiyi insanımızın içine yerleştirirsek artık ne küreselleşme gibi emperyalizmin modern deyiminin ne de herhangi bir zoraki gücün bunu sinelerden silmeye gücü yetebilir.Unutmayalım ki sağlam kişilikli toplumlar ne kadar bastırılır ve sindirilirse de bir şekilde fırsatını bulduklarında yeniden filizlenmektedirler.
İkinci olarak madem böyle bir olay var;bu olaydan niçin bizde faydalanmıyoruz ki?Kendi kültürümüzü yayabilir,bilimi ve rakiplerimizi yakından takip edebilir,ihracatımızı artırarak ekonomimizi geliştirebiliriz.
Sonuç olarak akıllı hareket ederek yereli ulusala ve evrensele taşıyabilir,bunu yaparken de kendi benliğimizden taviz vermek zorunda değiliz.Yeter ki bağlılığımız konusunda en ufak bir tereddüde düşmeden emin adımlarla ilerleyelim.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı BağlantıMühendis zekası
Mühendis mantığı diye bir şey olduğu kabul edilir ve bazen mühendisler yaklaşımlarından ötürü eleştirilirler; bazen de övülürler.
Eğer eleştiriliyorsa, "İşte mühendis kafası" denir; övülüyorlarsa "İşte mühendis zekası" denir. İşi zeka kısmından ele alarak bir iki mühendis fıkrası paylaşacağım, hepimize biraz bulaşsın diye...
Bir öğretmen, bir doktor ve bir mühendis golf sahasının kenarında, sahanın boşalmasını beklemektedirler. Mühendis: "Bu adamlar ne yapıyor böyle, 15 dakika önce bitirip sahadan çıkmaları gerekirdi." Doktor: "Bilmiyorum, ama yaptıkları büyük bir terbiyesizlik." Öğretmen: " Üstelik çok isabetsiz oynuyorlar. Vurdukları hiçbir top deliğe girmiyor. İşte görevli geliyor, onunla konuşalım." Görevli: "Kusura bakmayın. Sahadakiler, kör itfaiyeciler. Kulübümüzde geçen sene çıkan yangındaki dumandan gözlerini kaybettiler. Bu yüzden istedikleri zaman burada ücretsiz oynamalarına izin veriyoruz." Öğretmen: "Ne kadar üzücü, eğer çocukları varsa onlara ücretsiz ders verebilirim." Doktor: "Çok güzel bir fikir, ben de hastanedeki doktor arkadaşlarla konuşup onlar için bir şeyler yapabilir miyiz diye bakacağım." Mühendis: "Bu adamlar gündüz değil de, neden geceleri oynamıyorlar?"
Basit bir bakış açısı değişikliği sonuçları olduğu gibi değiştirebiliyor.
Bir matematikçi, bir fizikçi ve bir mühendise bir kırmızı top verip bunun hacmini nasıl bulacaklarını sormuşlar. Matematikçi, bir mezura ile etrafını ölçüp, çevre uzunluğundan hareket ederek formülle yarıçapını hesapladıktan sonra diğer bir formülle yarıçapından hacmini bulacağını söylemiş. Fizikçi ise topu suya batırıp yer değiştiren suyun hacmini ölçerek topun hacmini bulabileceğini söylemiş. Top son olarak mühendisin eline verilmiş, mühendis topu şöyle biraz çevirip bakmış ve sonra, "Bana kırmızı toplar katalogunu bulun." demiş.
Bazen sorunların çözümü yazılı olarak bir yerlerde duruyor olabilir. Bilgiye erişip bakmak öncelikli olabilir.
Adamın biri bir gün yolda giderken bir kurbağa görür ve kurbağa dile gelir:
- Ben aslında bir insanım, eğer beni bir kere öpersen çok güzel bir prenses haline gelirim." Adam kurbağayı eline alır ve cebine koyar. Kurbağa tekrar dile gelir:
- Eğer beni öpersen çok güzel bir prenses olacağım ve seninle evlenmeye hazırım.
Adam kurbağayı cebinden çıkarır, şöyle bir bakar ve gülümseyerek yeniden cebine koyar.
Kurbağa yalvarmaya başlar
- Eğer beni öper ve güzel bir prenses haline çevirirsen seninle evlenirim.
Adam tekrar kurbağayı çıkarır, şöyle bir bakar ve gülümseyerek cebine koyar.
Sonunda kurbağa dayanamaz:
- Senin neyin var? Sana çok güzel bir prenses olduğumu ve beni öpersen seninle evleneceğimi söyledim. Neden beni öpmüyorsun?
Sonunda adam konuşur.
- Bak, ben bir mühendisim. Kızlarla uğraşacak vaktim yok, fakat konuşan bir kurbağa çok ilginç geliyor.
Gerçekten de evleniyoruz; çocuk yapıyoruz; dünya işlerine karışıyoruz. Bu dünyadaki birçok ilginç şeyi de bu sırada ıskalıyoruz. Dünya tarihi, aşkların, evliliklerin ya da yapılan çocukların tarihi değil, bir şey bulan ve bir şey yapan insanların tarihi. Dünyadaki ilginç şeyleri ıskalamamanız dileğiyle. Melih ARAT Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantıİşte o kritik soru...
Samanyolu Haber TV Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Böken 'kritik soruyu' sordu...
Türkiye kazasız belasız milletini seven bir cumhurbaşkanı seçerse neler olur?
Normalleşebilir.
Normalleşirse ne olur?
Ülke krizle yatıp, krizle kalkmaz.
Gün aşırı ekonomik, sosyal yada siyasi bunalımlar yaşanmaz.
Borsa sınır ötesi uyanıkların, ufakları çarptığı bir kumarhane haline gelmez.
Önünü gören iş dünyası, yatırım yapma konusunda tereddüt etmez.
Aslan gibi delikanlılar, kahve köşelerinde işsiz işsiz hayat tüketmez.
Köylü, çiftçi hükümetlerden destek dilenmez.
Ülkedeki değerlerinin tamamına yakınını birkaç bin aile, onlardan artan
küçücük dilimi on milyonlarca insan paylaşmak durumunda kalmaz
***
Türkiye normalleşirse inananların inandığına, inanmayanların inançsızlığına müdahalede bulunulmaz.
Bayanların giydikleri yada giymedikleriyle gece gündüz uğraşılmaz.
15-16 yaşındaki çocuklar, ideolojik saplantılarla kurulan katsayı tuzaklarının kurbanı olmaz.
Bilimle uğraşması gereken koca koca adamlar, dış kaynaklı filmlerde figüranlık kapmaya çalışmaz.
***
Türkiye normalleşirse ülkenin dört bir yanı yapılan iyileştirmelerden nasipleneceği için terör belası daha fazla barınamaz.
Farklılıkları ve fakirliği istismar ederek, rant elde etmeye çalışan bölücüler amaçlarına ulaşamaz.
Kan dökülmez, telafisi imkansız acılar yaşanmaz.
Canı sıkılan evine bomba doldurup, ülkeyi yada devleti kurtarmaya kalkışmaz.
***
Türkiye normalleşirse kimse silahlı kuvvetleri siyasi bir parti gibi gösterip, yıpratamaz.
Üç metrekarelik bir ülkenin bakancığı, Türk askerine kafa tutamaz.
Ve hiçbir güç bu coğrafya civarında Türkiye’yi rahatsız edecek hamleler yapamaz.
***
Peki böyle bir Türkiye’yi kim/kimler istemez?
Normalleşme kimin/kimlerin işine gelmez?
Halkıyla barışık bir Çankaya’dan kim/kimler haz etmez?
Onun yorumunu da -yaşadıklarımızdan hareketle- varın siz yapın efendim...
Mantıkla açıklanacak şeyler
CHP'nin fiilen iki numaralı adamı olan Onur Öymen, AK Parti'ye verilen oyların "mantıkla açıklanamayacak bir şey" olduğunu söylüyor. Büyük hayal kırıklıklarında, ruhsal çöküntülerde, panik halinde iken insanlar üstünü örtüp sakladıkları gerçek duygularını ve düşüncelerini ağızlarından kaçırıverirler.
"Sandık sonucunu mantıklı bulmamak", sandıktan çıkmış bir politikacının ağzından kaçırmaması gereken "mantık dışı" bir söz. Çünkü bu mantıksızlığın izini sürdüğünüz zaman, doğrudan sandığın kendisi, oradan demokrasi ve demokrasinin kurumları mantıksız hale gelir. Geriye halka tepeden bakan seçkinci bürokratik azınlığın kendinden başkasını beğenmeme mantığı kalır. Sandık sonucunun mantıksız olmasından sadece şu sonuç çıkar: "Demek ki halk kendini yönetecek ehliyette değil." O zaman yapılması gereken "mantıklı küçük bir azınlık"ın "ehliyetsiz" çoğunluğu "mantıklı bir şekilde" yönetmesidir. Peki bu "mantıkla açıklanacak şey" nedir?
Cumhurbaşkanlığı seçimi üzerinden Türkiye'yi krize sürüklemek ve bu krizden çıkan seçimden oy beklemek gibi bir mantıktan bahsediyoruz. Bütün dünyayı negatif mesajlar ve vaatler üzerine inşa etmek. Sadece "oldurmayın" ile cumhurbaşkanlığı seçimi politikasını belirlemek ve sonuçta silahlı desteği de arkasına alarak "oldurmamak" sağlam bir mantık değil mi? Bütün seçim konuşmalarını negatif mesajlarla sürdürmek, her cümleyi mutlaka olumsuzluk ekiyle kurmak ve bu negatif söyleme oy beklemek de öyle? İstikrara, ekonomik büyümeye dair en küçük bir işaret vermeden seçmenden oy beklemek de CHP için çok doğal bir mantık. Çevresini ve rakiplerini, arkasına aldığını düşündüğü silahlı destek ile tehdit etmenin demokratik rekabette işe yarayacağı hesabını yapmak da çok kuvvetli bir mantık olmalı. Kibirli, azgın ve küstah seçkin azınlığın mantığını, Aristo mantığı veya diyalektik mantıkla veya Uzakdoğu düşüncesinde kullanılan paradoks mantığı ile karıştırmamak gerekir. Bu mantığın tek kuralı vardır: "Azınlık hata yapmaz." Hata yapmak fani kullardan meydana gelen çoğunluğa mahsustur. "Halk hata yapar, birileri arada sırada bu hatayı düzeltir."
Dinler karşısında eşit mesafede tutarak devleti tarafsız kılmak olan laikliğin bir "yaşam biçimi" olduğunu düşünmek çok sağlam bir "mantık"tır. Cumhuriyet gibi bir ortak değeri % 20'yi aşamayan CHP'nin "tapulu malı" diye herkese yutturmaya kalkmak da mantıklıdır. Siyaset üstü kalması gereken yüksek değerleri, rakipler karşısında haksız rekabet üstünlüğü sağlamak için kullanmak da mantık dolu bir siyaset yapma tarzı. Yerel ile evrensel arasındaki hassas dengeyi sol politikalar, dünyanın her yerinde evrenselci bir mantıkla çözer. Etnik kimlikleri ve aidiyetleri aşan, "yurttaşlık" esasındaki eşitlikçi bağı temel alan sol politikaların CHP'de bir karşılığının olmaması da, ülkenin etnik sorununun çözümüne dair bir fikrinin bulunmaması da çok mantıklı olmalıdır. Sol yine evrensel olarak toplumun alt kesimlerine, yoksullara hitap eder. "Sosyal demokrasi"deki "sosyal" vasfını, devletin temel nitelikleri arasına yerleştiren sol siyasettir. İzmir'in, Ankara'nın, İstanbul'un zengin semtleriyle sınırlı bir oy tabanına dayanan CHP'nin mantığı, evrensel soldan daha kuvvetli olmalıdır.
CHP'nin mantığına aykırı bir şekilde sürekli hata yapan tarihin ve "yanlış" parti tercihlerini 22 Temmuz'da sandığa atan toplumun mantığı nasıl düzeltilebilir? Onur Öymen'in şahsında CHP'nin mantık kurgusunu değiştirerek. Bu değişikliğin ilk adımı, AK Parti'ye oy veren her iki vatandaştan birini "mantık dışı" bulmak yerine, CHP'ye oy vermemesinin sebepleri üzerinde düşünmek olmalı. Belki CHP'yi de aşan bir mantık bütünlüğünü yakalamak: Türkiye'nin adam gibi sol ve sosyal demokrat politikalar güden bir CHP'ye ihtiyacı var. Öyle bir CHP ki, hatalarından ve sürdürdüğü sakat mantıktan kurtularak tez zamanda iktidar alternatifi haline gelsin. İktidar ve muhalefet arasındaki denge demokrasi dışındaki güçler yerine CHP ile kurulsun. İşte o zaman CHP, çok sağlam bir mantıkla halkın karşısına çıkacak ve kronik hale gelen seçim hezimetleri zincirini bir yerden kıracaktır.
Halkın mantığını küçümsemek yerine, CHP'yi çağın dışına iten siyasî devletçiliğinin tüketici mantığı üzerine yeniden düşünmek daha "mantıklı" değil mi?Mümtaz'er Türköne-Zaman
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Mahkeme mahcup, medya mahcup, herkes mahcup... Neden?
Anayasa Mahkemesi, Köşk seçimini kördüğüm haline getiren 367 kararının gerekçesini hafta içinde açıkladı. 58 gün sonra ancak açıklanabilen gerekçe hiç kimseyi tatmin etmedi. Hatta kafaları biraz daha karıştırdı.
Çünkü karar tam bir çelişkiler yumağı. Mesela Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu'nun da içinde bulunduğu dört üye, 367 başvurusunun görüşülmemesi gerektiğini; zira Meclis kararlarının Anayasa Mahkemesi'nin denetimi dışında olduğunu söylüyor. Görüşme, oyçokluğuyla başlayınca bazı üyeler toplantı yetersayısının 367 olması gerektiğini savunuyor. Zaten Cumhurbaşkanı Sezer 2002'de bir gazetecinin sorusu üzerine, "Ben anlatamıyorum, Meclis kararı Anayasa Mahkemesi'nin denetimi dışındadır." demişti (13 Eylül 2002, Hürriyet). Her neyse...
Gerekçeli karara en net ve en hukuki eleştiri eski adalet bakanlarından Hikmet Sami Türk'ten geldi. Prof. Türk, solcu kimliğine rağmen dürüstçe konuştu ve çok önemli bir tehlikeye dikkat çekti: "Yorum yoluyla Anayasa değişikliği yapılmıştır. Bunu ancak yeni bir Anayasa değişikliği düzeltebilir. BU BİZİ YARGIÇLAR DEVLETİNE GÖTÜRÜR."
Taha Akyol kuşku perdesini araladı
Hikmet Sami Bey yerinde bir tespit yapıyor; çünkü gerekçeli karar "nitelikli uzlaşma" diye bir tabir uyduruyor ve her şeyi bunun üzerine kuruyor. Oysa Anayasa'da böyle bir şart zikredilmiyor. CHP tezlerinin hukuki bazı tabirlerle kotarılmaya çalışılması, gerekçeyi daha zayıf bir noktaya çekiyor. Zaten kafalarda şöyle bir soru duruyordu: "Anayasa Mahkemesi'nin 367 kararı CHP paralelinde olacak. Hal böyleyken neden Genelkurmay beklemedi ve web sitesinde gece yarısı açıklaması yaptı? Ve niçin CHP lideri Baykal "toplumsal çatışmaya sürüklenme" tehdidinde bulundu?" Şimdi kulaktan kulağa yayılan dedikodu şudur: Anayasa Mahkemesi usulen bu davayı görüşmek istemiyor ve TBMM kararının kendi denetim alanı dışında kaldığını düşünüyordu. Ancak baskı(lar) gelince durum değişti.
Hukukun kararına şüphe gölgesi düşünce adalet mekanizması zarar görür. Maalesef gerekçeli karar, dedikoduları artırmış, soru işaretlerini çoğaltmıştır. Kuşkuları teyit eden pek çok ayrıntı var. Mesela usta gazeteci Taha Akyol (aynı zamanda iyi bir hukukçudur) CNN Türk'teki Liderler Zirvesi'nde şöyle bir açıklama yaptı: "Bazı Anayasa Mahkemesi üyeleriyle görüştüm. 367 şartını çok gereksiz bulduklarını söylediler. Ancak aynı üyeler 367'nin gerekliliğine dair oy kullandılar."
Yazık oluyor; gerçekten yazık oluyor bu ülkeye. Yargıya duyulan güven kökünden sarsılıyor. Adalet duygusu, hakkaniyet ölçüsü zemin kaybediyor. Buradaki sarsıntı sadece Adalet Bakanlığı'nı ilgilendirmiyor; birkaç yıldır dayanılmaz hale gelen algı, bütün toplumu derinden yaralıyor. 367 kararının gerekçesi mahcup bir dille yazılmış. Çünkü Anayasa'mız üç cumhurbaşkanını seçmiş ve hiçbirinde 367 şartı aramamış. Halen reis-i cumhurluk yapan Sayın Sezer bile o rakamla oturmuyor Köşk'te. Ayrıca mahkeme, kararını "baskı var" şaibesinin altında verebilmişti. "Baskı yoktur" dense bile algı budur. O yüzden karara itiraz eden mahkeme üyesi Haşim Kılıç bu duruma atıfta bulunuyor. Üstelik raportörün ortaya koyduğu hukuki tezin tam aksi yönde karar verilmiştir. Tamam; raportörün bağlayıcılığı yoktur; ancak onun sağlam bir dille yazılmış hukuki tezine, mahcup bir tezle karşı durulması da şaşırtıcıdır.
Şöyle ya da böyle; sonuçta yüksek yargı Anayasa'da yer almayan yeni bir terim geliştirdi ve cumhurbaşkanlığı seçimini buna bağladı. Bu bir kilitlenmedir. Mahkeme üyeleri de bunun farkında. O yüzden meclis başkanı seçiminde 367 şartı istemiyor, 184 yeterlidir diyor. Şaşırtıcı! Meclis başkanı, Cumhurbaşkanlığı'na vekâlet eden kişidir. Bir makam için gerekli olan, bir başka (eş değer ya da yakın) makam için lüzumsuz hale getiriliyor. Uzlaşma derken azınlığın tahakkümü gibi demokrasinin ruhuna tamamen ters bir durum ortaya çıkıyor.
30 Haziran'da Engin Ardıç "Uzlaşma safsatası" başlıklı bir yazı kaleme aldı ve "Cumhurbaşkanını ya bürokrasi seçer ya onu temsil eden parti ya da onun en azından onayı aranır" söylemini masaya yatırdı. Yazının tamamı "uzlaşma safsatası"nı anlatıyor. Hukuk adına kimin içi cız etmez? Yargının bağımsızlığı deyip onu müstesna bir yere koymaya çalışırken yükselen eleştirilere (ki bunların çok büyük bir kısmı haklı eleştirilerdir) bakar mısınız? Yargıyı bu kadar tartışılır hale getirmek kime, ne fayda sağlayacak? Aynı gün Sabah Gazetesi'nde Erdal Şafak "Siyaset ve yargı" başlıklı yazısında "367 kararını uzlaşma gerekçesine dayandıran yüksek yargıçlarımız iki yıl önceki seçimde nedense bu kriteri kendilerine uygulamadılar. 11 üyeden 5'inin başkanlık için yarıştığı seçim 59 tur sürdü. Hem ne kulisler, ne ince hesaplarla..." diyor. Gel de hak verme söylenenlere. Yüksek hâkimler bir araya gelsin, aylarca başkan seçemesin, uzlaşma, nitelikli uzlaşma gibi kriterlerin adı bile anılmasın; konu cumhurbaşkanı seçimleri olunca terminoloji değişsin, teamül bozulsun... Olacak şey değil!
'367'de başını kuma gömen medya!
Doğruyu konuşmak lazım; uzun bir zamandan beri adalet kavramı ağır yaralar aldı. Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya, hazırladığı iddianame yüzünden meslekten ihraç edildi. Şemdinli davasına bakan hâkimin görev yeri değiştirildi. Şemdinli davasının mahkeme heyeti dağıtıldı, bir gecede 51 klasör okuyarak sanıkların lehine pozisyon alan savcı ödüllendirildi, batık bankalar davasının uzman hâkimi (Mustafa Akın) önemli bir dava öncesi başka bir mahkemeye kaydırıldı... Son beş yılda yaşanan ve adalete gölge düşüren hadiseleri tek satırla not etmeye kalksam sanırım bu sütun yetmez.
Anayasa Mahkemesi'nin gerekçeli kararı, kötü gidişatın dibe vurduğu bir nokta oldu. Herkes mahcup. Karar metni mahcup, karara itiraz eden bir zamanlar adalet mekanizmasında görev almış en üst düzey yetkili bile mahcup; çünkü adalet üzerine düşen gölge öyle bir günde oluşmadı. Kurbanlar verilircesine yapılan hatalar toplandı, birikti ve herkesi rencide edecek hale geldi.
En çok kim mahcup biliyor musunuz? Medya. İnanabiliyor musunuz;
367'nin gerekçesini gazetelerin çok büyük bir kısmı birinci sayfadan
tek bir kelimeyle bile girmedi. Tabii ki haber değerlendirmesi herkesin
kendi takdiridir ve ona saygı duymak gerekir. Ancak aylardır hararetle
tartışılan ve defalarca manşet olan bir olayın gerekçesi iki satırlık
da olsa haber değeri taşımıyor mu? Mahcubiyetler silsilesi gösteriyor
ki Mahkeme'nin gerekçeli kararı, hiç kimsenin içine sinmedi. "Yargıçlar
devleti" gibi bir tehlikenin sinyallerini de herkes görüyor. Böyle bir
durumda en büyük zararı medyanın göreceği de aşikâr. O halde nedir bu
sessizlik? Bir tecavüz davasına gelen yayın yasağına kükreyip çete
davasına gelen yasağı görmezden gelmek nasıl anlaşılamıyorsa, 367
tartışmasını manşete taşıyıp; sonra cılız gerekçe karşısında sükût
etmek de anlaşılamıyor. Köşe yazarlarının gördüğü gerçek, yazı işleri
tarafından hiç mi görül(e)mez? Umarım yargı tarafından âkil heyeti,
tartışmalardan ne kadar zarar gördüklerini fark eder ve bir an önce
toplum nezdinde zedelenmiş adalet duygusunu yeniden diriltecek hamleler
yapar. Onların bağımsızlığı medyanın da bağımsızlığı haline geldi zira.
28 Şubat döneminde brifing alarak başlayan süreç, hem yargıyı hem
medyayı bir hayli hırpaladı; artık toparlanma zamanı geldi, belki de
geçiyor. Daha ötesi Türkiye'mize zarardır... EKREM DUMANLI
Yeni cumhurbaşkanını kim seçecek? Yeni Meclis mi halk mı?
![]() |
|
|
Anayasa Mahkemesi, 367 kararıyla birlikte hem ülkeyi bir siyasi ve hukuki krize sokmuş hem de kendisi bakımından bir meşruiyet krizi doğurmuştu. TBMM'de cumhurbaşkanı seçebilmek için en az 367 kişi ile toplanma mecburiyeti getirilmesi, bu seçimin yapılmasını imkansıza yakın bir hale getirmekteydi.
Bu sağlanamadığı için erken seçime gidilmekte olduğu gibi, yeni seçilecek Meclis de cumhurbaşkanı seçememe ve erken seçime gitme akıbetiyle karşılaşabilecekti. Hatta bu durumların tekerrürü dahi mümkündü; yani birkaç kez arka arkaya seçim yapma zarureti bile ortaya çıkabilirdi.
Bu zarurete binaen, Meclis, tıkanıklığı aşmak üzere, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngören bir Anayasa değişikliğini gerçekleştirdi. Konuyla ilgili tartışmalar herkesin malumudur. Cumhurbaşkanının iadesinden sonra tekrar kabul edilen bu Anayasa değişikliği de Anayasa Mahkemesi'nin önüne götürülmüştü. Mahkeme, dün vermiş olduğu kararında, bu sefer, yine beklenmedik (umulmadık) bir şekilde dava ve talepleri reddetti. Böylece, aslında doğru olanı yaptı; yasama organı üzerinde bir denetleme mercii gibi hareket etmediğini, edemeyeceğini gösterdi. Mahkemenin gerekçeli kararı açıklanmadığı için ihtiyatla hareket etmek mecburiyetindeyiz; ancak bu konularda pek çok söz ettiğimiz için, bu vesile ile birkaç noktaya değinmek istiyoruz.
Anayasa Mahkemesi, bu kararını, açıklamaya göre, 6 üyenin ret, 5 üyenin kabul yönünde oy kullanmasıyla, oyçokluğuyla almıştır. Bir başka ifade ile kararın bu şekilde çıkmasında sadece bir üyenin rolü vardır; bir üye kanaat değiştirirse karar değişecektir. Ülkenin, siyasetin, hukukun kaderi, bu şekilde, sadece bir üyenin kanaatine bağlanabilir mi? Mahkemenin böyle bir veya iki üyenin kanaatiyle, oyçokluğuyla verdiği birçok karar bulunmaktadır. Halbuki, kanunlar Meclis'ten bazen büyük çoğunluklarla, Anayasa değişikliklerinde olduğu gibi üçte ikiyi aşan çoğunluklarla geçmektedir. Dörtyüz kişinin görmediği bir "Anayasa'ya aykırılık" bir tek üyenin kanaatiyle nasıl kararlaştırılabilmektedir? Gerçi Anayasa değişikliklerinin iptali için nitelikli çoğunluk aranmaktadır. Ama yine de bunu yeterli bulmak mümkün değildir. Anayasa'ya aykırılık meselesi, bir imkan, bir ihtimal olarak değil, açık bir kesinlik olarak karşımıza çıkmalıdır; bu da ancak, ağırlaştırılmış bir nitelikli çoğunlukla mümkün olabilir. Anayasa Mahkemesi'nin karar verme usulleri de kanunla değil, Anayasa'da belirlenmelidir; kanun olursa, sık sık karşılaştığımız gibi, Mahkeme kanunu iptal edip yeni yöntemler belirleyebilir.
Mahkeme itibarını kurtardı
Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine karşı çıkanların delilleri hukuki değil, siyasi nitelikteydi. Mahkeme'nin Anayasa değişikliklerini denetlerken böyle siyasi mülahazalardan hareketle karar vermesi elbette doğru değildi. Ancak, burada dikkat edilmesi gereken husus şudur; Mahkeme aslında Anayasa değişikliklerini denetlemiş değildir; önüne gelen konu yine Meclis İçtüzüğü ile ilgili, daha önce verilmiş 367 kararındakine önemli ölçüde benzeyen bir konudur. Daha açık ifade edecek olursak, Anayasa paketinin maddelerinin oylanması sırasında, her maddede ayrı ayrı 367 kabul oyu aranıp aranmayacağı meselesidir Mahkeme'nin incelediği. Bu incelemede de Meclis'in, İçtüzük'e aykırı olduğu iddia edilen bir kararı, "eylemli İçtüzük değişikliği" diye nitelendirilip iptal edilecek, buna bina edilen Anayasa paketi de kendiliğinden devre dışı kalmış olacaktı. Böyle bir karar, daha önce 367 kararında önemle dikkat çektiğimiz gibi, Mahkeme'nin, Anayasa'dan kaynaklanmayan bir yetkiyi kullanması, kendi yetki alanını yorumla genişletmesi anlamına gelecekti. Mahkeme, muhtemelen, yeniden böyle bir yorum yapmaktan kaçınmış, her zaman hukuken tartışılabilecek böyle bir kararın sorumluluğunu üstlenmek istememiştir.
Anayasa Mahkemesi'nin, Anayasa değişiklikleriyle ilgili denetleme yetkisinin sınırlı olduğuna da dikkat çekmek gerekir. Mahkeme, Anayasa değişikliklerini, sadece şekil bakımından denetleyebilir; şekil bakımından denetlemenin ne anlama geldiği de Anayasa'da açık bir şekilde gösterilmiştir. Bunun bir sebebi vardır. Anayasa Mahkemesi, 1960'lı ve 70'li yıllarda, Anayasa değişikliklerini, aynen kanun değişiklikleri gibi, her bakımdan inceleyebilmekteydi. Daha sonra Anayasa'ya, açıkça, sadece şekil bakımından denetim yapabileceği konulmuşsa da Mahkeme, yorumla bu Anayasa "yasağı"nı aşmıştır. Bu tarihi tecrübe, Anayasa'ya, daha açık olarak, şekil denetiminin ne olduğunu yazmayı gerektirmiştir. Halbuki, böyle çekişmelerin bir hukuk devletinde yerinin olmaması gerekirdi.
Anayasa değişikliği söz konusu olduğunda, daha önemli bir teorik sorun ortaya çıkmaktadır. Anayasa Mahkemesi, Anayasa'ya uygunluğu denetler; yani Anayasa bir denetleme ölçütüdür, kriteridir. Anayasa değiştiğinde, denetleme ölçütünün kendisi, kriterin kendisi değişmektedir. O zaman, hangi kritere göre denetleme yapılacaktır? Bu teorik sorun, anayasa mahkemelerinin Anayasa değişikliklerini denetlemesinde sınırlamalar yapılmasına yol açmıştır. Bu konu bir gerçeğin daha, açık bir şekilde görülmesini sağlamalıdır. TBMM, yasama organı olarak, kanunları değiştirdiği gibi, Anayasa'yı da değiştirebilir. Bir kanunun Anayasa'ya aykırı olması halinde, Mahkeme kanunun iptali yoluna gidebilirken, Meclis, kanuna aykırı Anayasa hükmünü dahi değiştirip kanun hükmünü ibka edebilir. Bununla, Meclis'in dilediğini yapabileceğini kastetmiyoruz, Anayasa Mahkemesi ile TBMM arasındaki farka işaret ediyoruz. Hukuk kurallarını koyan ve değiştiren yasama organıdır; Mahkeme, sadece Anayasa'da kendisine denetleme yetkisi verilmiş hukuki düzenlemeleri denetleyebilir. Anayasa'daki bu denetleme yetkisi de, Anayasa'yı yapan organ, yani yasama organı tarafından belirlenir. Bütün bu yaşananlar, kamuoyunun, hukukçuların, siyasetçilerin, hatta Mahkeme üyelerinin Anayasa Mahkemesi üzerine yeniden düşünmesini, daha objektif olarak, sistem bütünlüğü algısı içinde bakabilmesini sağlamış olmalıdır; sağlamalıdır. 1970'li yıllarda yaşanan tecrübeler ışığında, Anayasa Mahkemesi'nin görev ve yetkileri daha açık bir şekilde ve tek tek, sonunda neleri yapamayacağı da belirtilerek, Anayasa'da sayılmalıdır ve müeyyidelendirilmelidir. Usulüne uygun verilmemiş kararların yok hükmünde olduğu tespit edilmelidir. Anayasa Mahkemesi ile TBMM arasındaki ilişki, bir ast-üst ilişkisi, bir vesayet ilişkisi veya bir denetleyen-denetlenen ilişkisi değildir; iki ayrı fonksiyonu üstlenen kurumların ilişkisidir.
Mahkemenin son kararı, geç ortaya çıkmış, fiiliyatta bir çözüm üretemeyebilecek bir karar olmakla birlikte, son birkaç aydır yaşanan, yargıya ve dolayısıyla hukuka güveni sarsan süreçler dikkate alındığında, ümit ışığı veren bir karardır. Yüksek Seçim Kurulu'nun referandum tarihi (21 Ekim) dikkate alınırsa, yeni cumhurbaşkanının halk tarafından seçilebilmesi, bu anayasal düzenlemeler içinde, ne yazık ki, mümkün görünmemektedir. Yeni Meclis, ya cumhurbaşkanı seçmeye çalışacak ya da Anayasa'ya bir geçici madde ekleyerek referandum sonucunu beklemeyi ve onbirinci cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini sağlayacaktır. Velhasıl, henüz sorun çözülmüş değildir; sadece bir ümit ışığı belirmiştir.
DOÇ. DR. MUSTAFA ŞENTOP -MARMARA ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı BağlantıÇorap Söküğü Çetesi
"Girdap Operasyonu"nda tutuklanan 'Vatansever Kuvvetler Güç Birliği' hareketinin aslında "Vatansoyar Çetesi" olduğu ortaya çıktı!
Dolandırıcılıktan yağmalamaya, çek-senet tahsilatından sahteciliğe kadar işlemedikleri suç kalmamış...
Bir şehit yüzbaşının eşini bile dolandırmışlar!
"Vatansoyar Hareketi"nin başı Taner Ünal "Her şeyi vatan için yaptık" diyerek kendisini savunmaya çalışmış!
VKGB "ulusalcı" bir hareket: Ünal'ın adı Danıştay saldırısını müteakip gündeme gelmişti. Danıştay saldırganı Alparslan Arslan'ın üzerinde Taner Ünal'ın kartviziti çıkmıştı. O soruşturmada Ünal'ın Muzaffer Tekin'le irtibatı olduğu da anlaşılmıştı...
Taner Ünal, A.A. ve arkadaşlarının Danıştay saldırısından önce Ankara'ya geldiğinden haberdar olduğunu söylüyor. Buna mukabil "Eylemi üzerimize yıkmak için tetikçi Arslan'ın cebinde bizim kartvizit çıktı" diyor. Hiç sıkılmadan -M.Tekin başta olmak üzere bütün bu birbirleriyle bağlantılı isimlere yabancı biri imiş gibi konuşuyor!
***
Danıştay Saldırısı'ndan Dink Provokasyonu'na son bir yıl içindeki kâbus eylemlerinin izlerini bir de VKGB üzerinden sürelim...
Bazı VKGB üyelerinin telefon görüşmelerinde geçen "Bir Numara kızmasın!" ifadesi son derece dikkat çekici: Sözü edilen "Bir Numara"nın emekli bir jandarma generali olduğu belirlenmiş!
VKGB'nin bütün "ulusalcı bayrak mitinglerinde" öncü rol alan bir dernek olduğunu hatırlamakta fayda var. Bazı illerdeki bayrak yürüyüşlerini ve şehit cenazelerini provoke ettikleri de ortaya çıktı...
VKGB Derneği Konya İl Başkanı'nın, Hrant Dink'in öldürülmesinden bir gün sonra yaptığı telefon görüşmesinde cinayet için "Bizim çocukların işi" dediği tespit edildi!
Dahası var: Bu şahsın ilgili konuşmayı Konya İl Jandarma Komutanlığı'nda görev yapan rütbeli bir askerin yanında yaptığı belirlendi...
Bir diğer bağlantı: VKGB'nin bir dönem yöneticiliğini yapan emekli albay kimdi? Silah üzerine "ölme ve öldürme yemini" yaptıran yani "saksıda eylemci" yetiştiren Fikri Karadağ! Muzaffer Tekin ve "Ümraniye Cephanelikçisi" Oktay Yıldırım'la "Gayrı Nizami Harp" hatırasında görüntülenen Karadağ'dan söz ediyoruz...
"Fikri Albay"ın bir de neyi meşhurdu? 13 bin 500 kişilik "vatan haini" listesi yani fişlemeleri! Türkçesi: BÇG kalıntısı fişlemeler! BÇG'yi deşifre eden H.C.Güzel, hangi ünlü emekli komutanın bakan, milletvekili ve bürokratları fişlediğini ortaya çıkarmıştı? El Cevap: Cumhuriyet mitinglerinin organizatörü/ADD Genel Başkanı/Jandarma eski Genel Komutanı/ 2003-2004 sezonundaki Sarıkız-Ayışığı muhtıra girişimlerinin öncüsü Emekli Orgeneral Şener Eruygur!
Toparlayalım: Muzaffer Tekin, JİTEM'in kurucusu emekli tuğgeneral Veli Küçük iline bağlı bir ilçe! Danıştay saldırısından iki gün önce Tekin, Gülaltay'ın işyerine gelip saatlerce toplantı yapıyor. Gülaltay'ın paravan partisi UBP binasının müdavimi de A.Arslan!
Alparslan Arslan cebinde VKGB'nin kartvizitini taşırken Danıştay'a saldırıyor, hemen öncesinde ise Cumhuriyet'in bombalanmasında yardımcı rolde oynuyor. Bombalar Ordu yapımı ve Ümraniye'deki bombalarla kan kardeş!
Kendisine yönelik bombalı saldırının üzerine özenle gitmeyen ve üç büyük ildeki mitinglerin en büyük destekçisi olan Cumhuriyet gazetesinin birinci sayfasındaki başlığı birlikte okuyalım: "VKGB şehit ailelerini bile dolandırmış"
FİNAL: "Bulmaca/Puzzle" çözülmüştür! Buna rağmen pekala gözlerinizi kapatıp "Du bakali ne olcek?" diye pişkince sorabilirsiniz! Eh, paşa keyfiniz bilir...Tamer KORKMAZ
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Firavun inadı
Tekirdağ otobüsünde yanımıza Karadenizli bir beyefendi oturuyor. Bizimkiler duramıyor, başlıyor irşad ve tebliğe. O dönemler öyle. Mutlaka bir girizgâh bulunur, mukteza-yı hal ve makama mutabık olup olmadığına bakılmaksızın bir şeyler anlatılırdı. Cam kenarından bizimkilerin gayretkeşliğini gözlemliyorum. Birisi sözü Firavun'a getiriyor. O günlerde Zafer Dergisi, Firavun'un cesedinin çürümeyip, ibret için korunduğunu ve bunun da asırlar önce Kur'an ayetinde anlatıldığını neşretmiş. Bizimki bu muhteşem manzarayı naklederken kendinden geçiyor. Ancak o ana kadar şaşkın bakışlarla arkadaşı dinleyen vatandaş, inanılmaz bir yorum getiriyor: "Ula uşağım, bu Firavun dediğin adam şehittir." deyiveriyor. Hepimiz şoktayız. Musa Aleyhisselam'ı, onun Firavun'a karşı verdiği mücadeleyi ta baştan anlatıyor arkadaş. Adam dinliyor; daha doğrusu dinler gibi yapıyor ve biraz önce verdiği yanlış hükmün doğru hüccetini açıklayıveriyor. "Suda boğulan şehittir." "Doğru, suda boğulan şehittir; lakin bu Firavun, Musa'ya ve onun Rabb'ine isyan etmiş. Kızıldeniz ikiye ayrılıp Musa'ya "geç" dedikten sonra nehrin sularına kapılıp gideceğini anlayan Firavun secdeye kapanmış; lakin..." der demez, adam bir hamle daha yapıyor: "Uşağım ben demedim mi size bu herif şehittir. Bak secdede ölmüş." deyiveriyor.
Çileden çıkmak üzereyiz. Karşımızda, yanlış bir hükmü doğru delillerle teyit etmek isteyen bir adam var. Biz ne desek diyelim, adam bizi en baştan verdiği hükme ikna etmeye çalışıyor. Her neyse; bizimkiler hizmet aşkıyla son bir hamle yapıyor ve Kur'an'ın anlattığı Firavun kıssasını bir kez daha naklediyor, bir kez daha özetliyor hadiseyi ve Firavun cesedinin sergilendiği müzeye kadar getiriyor. Adam, bu sefer daha sakin. Kazasız-belasız yapılan son özetten sonra arkadaş diyor ki: "Kur'an'ın müjdesini teyit edercesine bugün filan müzeye gitseniz binlerce yıl önce ölen Firavun'un cesedinin çürümediğini görürsünüz." 'Bu sefer tamam' deme kıvamındayız. Ne var ki otobüste rastladığımız şirin; ama bir o kadar da cin ve hin olduğunu düşündüğüm amca, yeni bir delil bulmanın sevinciyle son noktayı koyuyor: "Ula uşağım ben size sabahtan beri ne diyorum; bu adam şehittir. Bak işte adamın cesedi bile çürümemiş. Tabii ki çürümez; çünkü şehit cesetleri korunur." deyiveriyor.
Artık tahammül sınırı bitiyor burada. Bizimkiler; "Neyse bey amca, yorulduk; istersen konuşmayalım." deyip başlarını yola çeviriyorlar. Şaşkınız, yorgunuz; çünkü inanılmaz bir gerçekle karşı karşıyayız. Cem Yılmaz'ın tabiriyle, 'bir Karadeniz fıkrasında rol almış' durumundayız. Adam, hiç kimsenin aklının ucundan bile geçmeyecek tuhaf bir iddia atıyor ortaya. İddia saçma, deliller doğru.
20 yılı aşkın bir süredir bu hadiseyi hatırladıkça merhum Mehmet Ali'nin tebessümü kadar Deli Ömer'in asabiyeti gelir aklıma; bir de peşin hükümlü olmanın nasıl zorlama yorumlara neden olacağı. Bugünlerde sıkça yâd ediyorum bu hadiseyi; çünkü birileri uzaktan bakınca mantıklı gibi gelen, en azından genel hissiyata münasip düşen şeyler söyleyerek ülke gerçeklerini gizliyor. Düşman ilan ettiği kişileri bir kerecik olsun insafla, iz'anla dinlemiyor. Peşin hükümlülük firavun inadı gibi. Ne desen nafile! Birinin ak dediğine birinin kara demesi şart sanki. "Öteki"nin söylediği hiçbir şeyi duymadan, dinlemeden birileri, önyargıyı teyit edecek delil arıyor. Dolayısıyla gerçeğe ulaşmak, en azından asgari müştereklerde buluşmak mümkün olmuyor. Oysa bugünlerde ortak paydalarda buluşmaya ihtiyacı var bu ülkenin; inatlaşmaya değil... EKREM DUMANLI
Küreselleşme etkisinde ulusal egemenlik kavramı
Küreselleşme zaman ve mekan kavramının ortadan kalkmasıdır.Yani insanların ulaşmak istedikleri şeye anında ve hiçbir zorlukla karşılaşmadan ulaşmalarıdır.
Diğer bir deyişle küreselleşme,Dünya’nın bir köy haline gelmesidir.Öyle bir köydür ki, olan her şeyden herkes anında haberdar olur.Bu köyü iç içe yaşayan farklı toplumlara ve farklı kültürlere benzetebiliriz.Burada kavramlar yavaş yavaş bir topluma özel olmaktan çıkıp,genelleşmesi söz konusudur.
Küreselleşmeyi bizde olan şeyleri başkalarına vermek ,başkalarında olan şeyleri de kendimize örnek almak olarak görebiliriz.Bu çerçevede küreselleşme daha çok siyasi,ekonomik ve kültürel alanlarda görülen ve hızla yayılan bir olgunun ifadesidir diyebiliriz.
Küreselleşmenin ana teması toplumların ekonomik,siyasi ve kültürel olarak gittikçe bütünleşmesi ya da tek tipleşmesidir.İşte bu sebepten farklı milli kültürlerden zayıf olanlar buna daha fazla direnç gösteremeyecek ve tarih sahnesinden silinip gideceklerdir.
Ulusal egemenlik ve milli bütünlük işte tam burada devreye girmektedir.Şöyle ki,küreselleşme yayılırken genellikle büyük devletlerin kontrolü altında yayılır.Yani bir ülkenin başka bir ülke üzerinde gerek ekonomik gerekse diğer alanlarda baskı kurması küreselleşme adı altında adeta zehirli bal gibidir.
İnternet, küreselleşme adına verilebilecek iyi bir örnektir.Mesela interneti hangi ülke hakimiyeti altına alırsa kendi kültürünü diğer ülkelere empoze etme adına büyük bir koz olarak kullanabilecektir.Şunu biliyoruz ki interneti bizi bizden uzaklaştırıyor diye kullanmamak en büyük cahillik olacaktır.Çünkü yenilikleri yakından takip edip ve bilimi sadece kullanan değil de üreten toplum olmak rakipleri çok yakından ve güncel olarak takip etmeyi gerektirir.
İnternet örneği sadece bunlardan birisi.Bunu gerek ekonomi gerekse de kültürel açıdan örneklerle çoğaltabiliriz.Artık müzik zevkinden yemek alışkanlığına,giyim tarzından eğlence tarzına,dilinden sanatına,kültürel değerlerinden milli ülkülerine ve tarihine kadar pek çok alanda kendi değişmezlerini terk etmek zorunda kalacaktır.Hâl böyle olunca da artık egemenlikten söz etmek imkansız hale gelecektir.
Eğer küreselleşme zorunlu ise yapılacak şey açık ve net bir şekilde ortadadır.
İlk olarak insanlarımız kendi kültürüne,ülküsüne,devletine ve halkına sımsıkı bağlı olacak şekilde gerekli eğitimden geçirilmelidir.Yani bu sevgiyi insanımızın içine yerleştirirsek artık ne küreselleşme gibi emperyalizmin modern deyiminin ne de herhangi bir zoraki gücün bunu sinelerden silmeye gücü yetebilir.Unutmayalım ki sağlam kişilikli toplumlar ne kadar bastırılır ve sindirilirse de bir şekilde fırsatını bulduklarında yeniden filizlenmektedirler.
İkinci olarak madem böyle bir olay var;bu olaydan niçin bizde faydalanmıyoruz ki?Kendi kültürümüzü yayabilir,bilimi ve rakiplerimizi yakından takip edebilir,ihracatımızı artırarak ekonomimizi geliştirebiliriz.
Sonuç olarak akıllı hareket ederek yereli ulusala ve evrensele taşıyabilir,bunu yaparken de kendi benliğimizden taviz vermek zorunda değiliz.Yeter ki bağlılığımız konusunda en ufak bir tereddüde düşmeden emin adımlarla ilerleyelim.
