TuranBlog

Özel Arama

Nasreddin Hoca-Noel Baba

1/1/2008 -Kategori: Edebiyat

 

Noel baba yılbaşına doğru gündeme gelen bir ''dönem'' figürüdür.
Nasrettin hoca yılın her günü yıldızdır!...

Noel baba 'bütün çocuklara karşılıksız armağan verme gibi ütopik,imkansız bir fikrin kahramanıdır.
Nasrettin hoca , 'parayı veren düdüğü çalar' dürüstlüğüyle realist ve gerçek bir kimsedir...

Noel baba ÇAM AĞAÇLARININ toplu katliamında baş rol oynar
Nasrettin hoca sadece bindiği dalı keser , zararı da sadece kendisinedir...

Noel baba maddecidir.
Nasrettin hoca paraya çevrilmeyecek bir zenginlik kaynağıdır, ruhu ve zekayı besler…

Noel baba geyiklerin çektiği kızakla, üstelik bir de uçarak,itici bir sürrealite içindedir.
Nasrettin hoca eşşeğine ters binerek reel ortamda sürreallik gösterdiği için daha çarpıcıdır.

Noel baba aslen Antalya çıkışlıdır fakat asimile olmuştur,doğum yerini meraklısı bilir.
Nasrettin hoca sonsuza dek Akşehir'in evladıdır...

Noel baba herhangi bir babalığını görmediğimiz bir''baba'' dır
Nasrettin hoca hepimizin hocasıdır…

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Sessiz Ustalar

13/7/2007 -Kategori: Edebiyat

Köyümüzde, Halil Usta isminde bir marangoz vardı. Halil Usta söyleneni sessizce dinler ve kendinden talep edilen şeyi büyük bir ustalıkla yapar, sahibine teslim ederdi. Rahmetli babamla, Halil Usta’ya ‘sessiz usta’ derdik. Halil Usta, kendi hâlinde, sadece işiyle meşgul olan sakin biriydi. Bulunduğu topluluklarda onun varlığını hissetmezdiniz bile. İşini yaparken ise şiir okuyor, oya işliyor gibi maharetini konuştururdu. Ortaya çıkan iş de, gerçek bir sanat eseri olurdu.

Ben köyden ayrıldım, değişik kültür ve coğrafyalarda farklı insanlarla tanıştım. Gittiğim hemen her yerde Halil Usta gibi sessiz ustaları gördüm. Onlar da işlerini sessizce yapıyor, iş bittikten sonra sahnede görünmüyorlardı. Sonradan tanıdığım bu sessiz ustalar, Halil Usta’dan farklı olarak bulundukları ortamların âdeta her türlü derdine devaydılar. Bu insanlar nerede ve hangi şartlarda olurlarsa olsunlar, kendilerine mutlaka yapacak bir iş buluyor veya onlara bir iş düşüyordu. Dolayısıyla onların bulunduğu yerlerde ortada bir iş kalmıyordu. Bizim köydeki sessiz usta da böyle yerlerde olsaydı, herhalde o da benzeri şeyler yapardı.
Her yerde onlar
Onlar kendilerini, “Biz sessiz ustalarız!” diye tanıtmazlar; ama onları, müşterek özelliklerinden dolayı herkes tanır. Dünyanın her yerinde, eğitim müesseseleri başta olmak üzere, gönüllüler hareketi içinde makam, mevki, dil, din, renk ayırımı olmaksızın mutlaka bu sessiz ustalardan birileri bulunur. Her yerde, yüklerin en ağırını çekenler onlar olduğu hâlde ücret istemezler, gürültü çıkarmazlar, şikâyet etmezler, dertlerini asla söylemezler ve etrafa hep pozitif enerji yayarlar. Ellerini her taşın altına çekinmeden sokarlar. Onlar boş otururken görülmez, bir iş bitince diğerine koşarlar. Sadece kendi meslekleri ile ilgili işleri yapma gibi bir takıntıları yoktur. Kendileri hangi konum ve meslekte olurlarsa olsunlar, ortadaki işi yapmaktan geri durmazlar. Mevcudiyetleri kimseyi rahatsız etmez. Bir işin yapılması mümkünse, lûgatlerinde, ‘Hayır!’, ‘Yapılmaz!’, ‘Olmaz!’ gibi kelimeler yoktur. Onlara göre, ölümden başka her şeyin çaresi vardır, hayatta hiçbir zaman tek yol yoktur, Allah her işin bir hâl çaresini koymuştur; engeller aşılmak, problemler çözülmek içindir.

Onlar başkalarının yapması gereken işleri de yaparlar. Bunun adını asla angarya koymazlar. Yaptıklarının fedakârlık olduğunun bile farkında değildirler. Bu yüzden de, ne bir iltifat, ne de maddî bir beklenti içinde olurlar. Bir bakıma onlar, yarış atlarının karakterine sahiptirler, yani onların yoruldukları çatladıklarında anlaşılır.

Onlar kimseyle takışmaz; gösterişi sevmedikleri gibi, bilinmeyi de istemezler. Takdir edildiklerinde duymazdan gelirler. Onların eşleri ve çocukları da genellikle kendilerine benzer.

Sessiz ustalar çoğu zaman başkalarını dinlemede kalırlar; güzellikleri duymaya son derece iştiyaklıdırlar, bunları anlatanları dinlerken kendilerinden geçerler. Frekanslarına girildiğinde sohbetlerine doyum olmaz. Hâdiselere bakışlarını, yaşadıklarını tabiî bir şekilde resmedişlerini âdeta nefes almadan dinlersiniz. Ama bu çok hassas bir diyalogtur. Zîrâ kendilerine önem verdiğinizi ve hayranlıkla dinlediğinizi sezerlerse, derhal anlatmayı keserler ve kendilerine yapacak yeni işler ararlar.

Sessiz ustalar çok iyi birer gözlemcidirler. Çevrelerindeki kimseler onları, çoğu şeyden habersiz zannetseler de, onlar, hâdiselerin arka plânları dahil, her şeyin farkındadırlar. Hasırın altından Mısır’ı seyrederler. Kişilerin karakterini ve kişiler arası münasebetleri çok iyi okurlar. Size bu konularda çok güzel dersler de verirler. Seviyeniz, konumunuz onları hiç ilgilendirmez; sizin yanınızda çok rahattırlar. Ayrıca çok cömerttirler, ellerinde ne varsa, başkalarına vermek onların en büyük hazlarındandır.

Toplumun, hemen her kesiminde bu tip sessiz ustalar mevcuttur. Bunlar bir bakıma boşlukları doldurdukları için toplumların sıhhatli olmalarında çimento vazifesi görürler. İnsanlık belki de, bu tip insanların yüzü suyu hürmetine ayakta kalabilmektedir. Tarihte bunların misâllerini açık seçik görmekteyiz. Sessiz ustalar, yaşadıkları devirlerde herkesçe bilinmez, tanınmazlar; ama sonra gelen nesiller, onların kimler olduğunu net bir şekilde görür, öğrenir.

Sessiz usta özelliklerinin geliştirilip zenginleştirilmesi ve herkesin bu vasıfların kazanılması yönünde çaba sarfetmesi gerekmektedir. Sessiz ustaların önünün açılıp onlara imkânlar tanınması, herkesin sessiz usta olma yolunda birbirini desteklemesi ve özellikle yeni yetişen nesillere bu yolda yaşayan örnekler gösterilmesi gelecek adına yapılabilecek hayırlı işlerdendir.                                                                        Prof.Dr. Fatih KARAHİSARLI

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Kötü huy diken gibidir

10/7/2007 -Kategori: Edebiyat


Mevlânâ hazretleri, Mesnevi’de kötü huyun insanın nefsine ve çevresine nasıl bir eziyet yaptığı hakkında şöyle bir hikaye anlatır: Huysuz adamın biri bir gün herkesin gelip geçtiği yol üzerine dikenli çalılar diker. Yoldan geçenler her ne kadar “Bunları buradan sök at” dese de o bunların hiçbirine kulak asmaz. Yine kendi bildiğini okur. O dikenli çalılar büyür yoldan geçen halkın ayağına takılır, onlara eziyet eder. O yoldan geçenler perişan olur. Bu durum valiye kadar intikal edince vali onu yanına çağırır. Dikenleri sökmesi için emreder. O da sökerim diye söz verir; ama bugün yarın diye ertelemeye devam eder. Ne sökmem der ne de sökmeye teşebbüs eder. Bir gün vali onu yanına çağırır; “Verdiği sözde durmayan adam, emrimi uygula!” diye sıkı sıkı tembihler. Ağır ikazlarda bulunur. Çalıları diken huysuz adam da şöyle der: “Önümde hayli günler var. Merak etme nasıl olsa günün birinde sökerim.” Vali ise çabuk olmasını söyler ve onu uyarmaya devam eder. Ama adam sözden anlamaz. Dikenler de kök salıp büyümeye devam eder. Mevlânâ, hikayenin bu kısmında bir işi yarına ertelerken zamanın su gibi akıp gittiğini söylüyor ve; “Her gün sen yarın bu işi görürüm diyorsun ama günler geçip gittikçe o dikenler daha da kuvvetleniyor. Onu sökecek olan da ihtiyarlıyor, kuvvetten düşüyor. Sen de her bir kötü huyunu bir diken bil. O dikenler kaç keredir senin ayaklarına battı. Kaç kere oldu seni kötü huyun yaraladı. Sen kendi tabiatından hastalandın da duygusuzluğun yüzünden habersizsin. Çirkin huyunun da başkalarını rahatsız ettiğini bilmiyorsun. Sen şu dikeni gül fidanı haline getir. Gül fidanı ile onu aşıla. Böylece sendeki dikenler gül fidanı haline gelsin. Eğer sen de şerri gidermek istiyorsan, ateşin gönlüne hakkın rahmet suyunu dök.”

Mevlânâ, burada nefsinin kötü arzularına düşmeyi dert edinmeye dikkat çekiyor ve diyor ki:

“Nefsinin ateşi söndüren sonra, gönül bahçesine dikersen biter. Laleler, ak güller, güzel kokulu çiçekler yetişir. Sözün kısası; işini yarına bırakma. Çabuk tövbe et de istiğfarı yarına bırakma. Yıl geçti ekin vakti geldiğinde sende yüz karalığından başka bir şey kalmaz.

Beden ağacının köküne kurt düştü.

Onu söküp ateşe atmak, kulluk yaparak iyi işlerle onu öldürmek gerek.”

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YEŞİL ELBİSE

6/7/2007 -Kategori: Edebiyat

Yolda karşılaştığımızda ezan okunuyordu.
-Gel seni camiye götüreyim, dedim. Bugün Cuma biliyorsun.
-Sen de benim camiye gitmediğimi biliyorsun, dedi
-Biliyorum ama, sebebini gerçekten merak ediyorum.
-Ne bileyim olmuyor işte, dedi.Hem pantolonumun ütüsü bozulup, dizleri çıkar diye endişe ediyorum.
Gayri ihtiyari gülmeye başladım.
-Herhalde şaka yapıyorsun, dedim. Bunun için cami terk edilir mi?
-Ciddi söylüyorum, dedi. Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin.
Gerçekten öyleydi. Giydiği birbirinden güzel elbiseleri mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı.
-Peki, dedim.Hayatında hiç camiye gitmedin mi?
-Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim, dedi. Hem o yaşlarda dizlerim aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum.
Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmişti. Daha sonra el sıkışıp ayrıldık.
Onunla konuşmamızdan 2 ay sonra, kendisinin camide olduğunu söylediler. Hemen gittim. Bahçedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve üzerinde yine yeşiller vardı.
Yavaşça yanına yaklaştım ve kısık bir sesle:
-Hani, dedim. Camiye gelmeyecektin?
Hiç sesini çıkarmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu.

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
  • Bağlantılarım